Üç Günlük Dünyada Birbirimize Düşman Olmanın Ağırlığı

Nasıl bir milletiz? Aynı ağacın gölgesinde doğup, kendi gölgemizle kavga eden bir milletiz; oysa köklerimiz bir, toprağımız bir, kaderimiz bir. Üç günlük dünyada yaşayıp göçüp gideceğimiz kesinken, hayatı bu kadar sert, bu kadar keskin çizgilerle birbirimize zehir etmeyi nasıl başarıyoruz?
Aynı toprağın kokusuyla büyüyen, aynı bayrağın gölgesinde aynı ezanla, aynı marşla, aynı acıyla yoğrulmuş insanlar… Bir bakıyoruz sağcı–solcu diye ayrılmışız; yetmemiş Alevi–Sünni diye; o da yetmemiş laik–anti laik diye; o da yetmemiş Kürt–Türk diye. "Böl, parçala, yönet" düzeninin gönüllü figüranları olmuşuz sanki.
Dünyaya bakıyoruz; insana, emeğe, akla değer veren milletler sessizce ilerliyor. Onlar bir uygarlığın kum saatini tersine çevirirken, biz kendi içimizdeki kavganın yükünden başımızı kaldırıp gökyüzüne bakamıyoruz.
Oysa insanın ömrü bir ağacın gövdesi kadar bile uzun değil. Hepimiz, sonunda aynı kaderin beklediği kişileriz: vatan toprağında bir buçuk, bilemedin iki metrelik bir yer. Hal böyleyken, üç günlük dünya için bu bitmeyen savaşlarımız neyin savaşıdır?
Bizim savaşımız toprakla değil, toprak hırsıyla olmalı; insanla değil, insana yapılan haksızlıklarla olmalı. Hayalimiz; birbirinin omzuna basarak yükselen değil, birbirinin elini tutarak yürüyen bir millet olmak olsun.
Çünkü hayatta asıl olan makam, mevki, para, nüfuz değil; asıl olan iyi bir insan kalabilmek. Öfke yerine merhameti, nefret yerine anlayışı, ayrılık yerine birliği seçebilmek. Günün sonunda hepimiz aynı toprağın misafiriyiz ve bu misafirlik, ne kadar kavga edersek edelim, üç günlük bir yolculuktan ibaret.