Talan Edilen Ülke: Kamu Kaynakları Üzerine

Türkiye'nin son yıllarda uyguladığı ekonomik politikalar, yalnızca mali tercihlerin değil, aynı zamanda kamu yönetimi anlayışının da sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Stratejik öneme sahip kurumların özelleştirilmesi ve kamu kaynaklarının vitrin projelere yönlendirilmesi, ekonomik rasyonalite ile kamu yararı arasındaki gerilimi açıkça ortaya koymaktadır.
Örneğin; Türk Hava Yolları hisselerinin 140 milyon dolara, Eti Bakır'ın 33 milyon dolara, Kütahya Şeker Fabrikalarının 23 milyon dolara, Tekel'in alkollü içecek bölümünün 292 milyon dolara ve Antalya Limanı'nın 140 milyon dolara satılması sonucunda elde edilen toplam gelir 800 milyon doları dahi bulmamaktadır. Buna karşılık, aynı dönemde Ankara'da 800 milyon dolarlık bir "dinozor parkı" projesine kaynak ayrılmıştır.
Bu durum, kamu maliyesi literatüründe sıkça tartışılan "fırsat maliyeti" kavramının somut bir örneğini teşkil etmektedir: üretim ve istihdam sağlayan kurumların korunması yerine, ekonomik getirisi olmayan projelere kaynak aktarılmıştır. Bu tabloyu salt "yanlış yönetim" olarak nitelendirmek yetersizdir. Zira burada söz konusu olan, halkın ortak değerlerini yok pahasına elden çıkaran bir zihniyetin kurumsallaşmasıdır.
Hukuki açıdan bakıldığında, Türk Ceza Kanunu'nun "kamu zararına yol açma" ve "görevi kötüye kullanma" hükümleri, bu tür özelleştirme ve yatırım kararlarının denetim altına alınmasını gerekli kılmaktadır. Cumhuriyet savcılarının görevi yalnızca suçları soruşturmak değil, aynı zamanda kamu düzenini ve halkın ortak çıkarlarını korumaktır.
Sonuç olarak; mesele yalnızca ekonomi değil, aynı zamanda hukuk ve adalet meselesidir. Kamu kaynaklarının heba edilmesi, gelecek kuşakların refahını doğrudan tehdit etmektedir. Bugün sessiz kalınırsa, yarın bu ülkenin çocuklarına bırakılacak hiçbir şey kalmayacaktır.